Hayat şimdi en güzel yüzünü gösteriyor. Herşey anlamını buldu.
Taşlar yerli yerine oturdu. Sıkıntılarım bile bambaşka şimdi...

Gözünün çapağı, günlerdir yapamadığı kakası, emzirme saatleri en büyük derdim.
Onun kokusu beni sarhoş eden. Gülümsemesi mutluluk bu dedirten.

Hayatımın mucizesi,kızım, Zeynep Ela'm
ve onunla yaşadığım en güzel anlar...

 

Az önce her birinizin iyi dileklerini okudum.  Gün içinde telefonlarınızı açabildiğim kadar açtım. Hepinize, teşekkür ediyorum. Herkesin merak ettiği diyabet konusunu bende hala merak ediyorum. İlk bulgularda yüksek olan şeker şimdi düşük çıkıyor bu sabah ki ölçümde de düşük çıktı. Ama araştırılacak. 3 ay geçmişe dönük bir tarama yapılacak. Bu taramanın sonucu 3 hafta sonra verilecekmiş. Önümüzdeki Pazartesi için, Çocuk Endokronoloji’den de randevu aldık.

Yani kafamızda hala şüpheler var. Ama bende pozitif düşünmeye çalışıyorum. Şu an, hepimiz çok yorgunuz ama en çok da Zeynep Ela yorgun, biliyorum. Çok su kaybetti, bir yudum su içse bile kusuyor. Hayatında ilk defa antibiyotik içti. Elimde ilaç paketini görünce ağlıyor. Huysuz, keyifsiz, tuvaletini yaparken bile başını dizime dayıyor, mecali yok. Kusmaktan rahatsız, hiç birşey yediremiyorum. Onu böyle görmek üzüyor beni… Şimdi bu enfeksiyon, virüs durumu neyse onunla ilgili daha detaylı araştırma yapılıyor. Ateşini kontrol altında tutuyoruz. Evimizde olmak, iyi niyetli sözcükleri duymak, mesajları okumak bana iyi geliyor. Bende annesi olarak Zeynep Ela’ya iyi gelebilmek için elimden geleni yapıyorum.

Emre’yi, yani babayı da unutmayayım. Anne çocuktan kopamazken, tahlil, ilaç, telefonlara bakma, alışveriş gibi küçük görünen ama tüm büyük işler de onda… Bir de gece ateş nöbetlerinden sonra  Zeynep Ela’yı sakinleştirip, uykuya henüz dalan güzelliğe bakıp, ne güzel bi’ şey yapmışız diye konuşuyoruz. Onu çok ama çok seviyoruz.

 




 



 Adı, “Alsana Mutluluk” olan bir blogda, kötü şeyler yazmak istemiyor insan…Hele de söz konusu olan kendi çocuğunuzsa!
Doğum günü kutlaması, okuldaki maceraları, Kaş’a gitme planlarının heyecanı, ne kadar büyüdüğü, beni şaşırtan koca koca cümleleri idi aslında gündemimiz. Ben işlerimden fırsat bulursam sırası ile yazacaktım, tüm mutluluklarımızı…
Cuma akşam üstü başlayan mide bulantısı kusma şikayeti ve ateş ile alt üst oldu  her şey. Hayatımın en kötü hafta sonlarından birini geçirdim. Hiçbir şey yememesi, içtiği suyu, sütü anında kusması, pek hayra alamet değildi. İlk aklıma gelen bağırsak enfeksiyonu gibi bir şeydi. Üstelik son günlerde, tüm itirazlarıma rağmen dışarıdan salatada da yemişti. Zeynep Ela’nın doğduğundan beri güvendiğim doktoru olan Gülnihal Hanım’a randevu aldık. İlk bulgular bağırsak enfeksiyonu gibi gözükürken idrar tahlilindeki değerler hepimizi şok etti. Zeynep Ela’nın ilk önce idrarında daha sonra kanındaki değerler, diyabet hastalığının varlığını gösteriyordu. Tabi bunun için daha detaylı bir tetkik yapılması gerekirdi. Ama sonuçta elde ettiği bulgulardan ulaştığı sonuca göre diyabet nedir ne değildir? Diyabetli bir hastanın ihtiyacı olan insülin iğneleri daha farklı bir yaşam biçimine sahip olması gerektiği vs. Her şey konuşuldu. O an, kan alınırken damarı çok zor bulunan ve kollarımda ağlayarak çırpınan kızımı düşündüm. Daha 3 yaşında, nasıl yaparız? Kendimi suçladım, neden diye sordum. Annelik endişeleri, düşünceleri, kaygıları her biri boğazıma yapıştı.
Sonrası “Cerrahpaşa Çocuk Acil”e yolculuk. Bir sürü hasta çocuk ve bir sürü endişeli aile… Çaresizlikle oradan oraya koşturan insanlar. Aslında çok da iyi şartlarda olmasalar da işlerini yapmaya çalışan asistanlar, doktorlar… 
Doktorumuzun bize verdiği bilgiye göre burada da değerler yüksek çıkarsa bizi en az 4- 5 günlük bir hastanede kalma süreci, tahliller bekliyordu. Özel hastaneden sonra, uzun süredir hastaneye ihtiyacı olmayan biz Cerrahpaşa’da epeyce zorlandık. Tüm aileler için aynı şey geçerli mi bilmiyorum ama, doktorlar değil ama çalışanlar size yıllardır orada yaşıyormuşsunuz gibi davranıyor. Kocan bu kanı alsın, şuraya götürsün. Onu oraya koyma, onu bana vermiyorsun. Çocuğuna ne olduğunun endişesi bir yana insanların saçma sapan muamelesine maruz kalıyorsun. Belki de haklılar, onca hastalığın hengamenin kısıtlı şartların içerisinde böyle davranılması gerekiyordur, bilmiyorum.
Zeynep Ela’nın bir kez daha kanı alınınca bizi 3 numaralı odaya yerleştirdiler. Oradaki diğer çok kötü durumdaki çocukları görmemesi için elimden geleni yaptım. Neyse ki kaldığımız odada o an için bizden başka kimse yoktu. Burada da özel hastane ile karşılaştırma yaptım ister istemez. Odada tek başımıza kalmak zorundayız. Birden fazla refakatçi yasak, bir şeye ihtiyacınız olsa telefonun bile çekmediği bir odada duruyorsunuz. Yalnız hissettim, bir arkadaşımla ya da annemle konuşmak istedim, imkansız. Emre’nin  ara ara yanıma  uğraması bana iyi geliyordu. Çıkan sonuçlardan haberdar ediyordu, su ıslak, mendil gibi ihtiyaçlarımızı görüyordu. Zeynep Ela sürekli “eve gitmek istiyorum” deyip yatağa yatmayı reddetti. Bende onu kucağımda uyuttum. Kendimi diyabet, fikrine alıştırmaya çalışsam da çok zorlandım. Hastanede kalacağımız fikri, belirsizlik; tek başınalık ilk defa bu kadar sıkıcıydı.
Hayat zor, insan olmak zor. Ama anne olmak en zoru sanırım. O gece geç saatte bizi taburcu ettiler. Zeynep Ela’nın Cerrahpaşa’da yapılan bir kısım tahlillerinde değerleri normal çıktı. Yarın sabah yeniden gideceğiz, geçmişe yönelik araştırmalar ve yeni kan tahlilleri yapılacak.  Diyabet mi, değil mi henüz belli değil. İçimde bir umut var olmaması ihtimali üzerine… Ama anneyim elimde değil, “ya öyleyse” yi düşünüp kahroluyorum. Kendimi onu çok sevdiğim için suçladığım bile oldu.
Salı öğleden sonra Kaş için biletimizi ayırtmıştık, kuzum kendine parlak pembe bir bikini seçmişti. Dedesinin kendisini özlediğini söylüyordu. Bir yandan da okulundaki arkadaşları Kaş’a giderse onu özleyeceklerdi.  Heyecanlı bir çelişki içindeydi. Ama son günlerde çok daha neşeli ve keyifliydi. Bense ona olan sevgimi daha sık dile getiriyordum. şükrediyordum ve hala şükrediyorum.
Yarın ki sonuçlar, ne olur negatif çıksın!
Yaşadıklarımız kötü bir tecrübe olarak Haziran ayında kala kalsın. 
Tüm anneler için Temmuz gelsin, içlerine güneş gibi bir umut doğsun. 
Bütün yavrular sağlığına kavuşsun, şifa bulsun.  

 Adı, “Alsana Mutluluk” olan bir blogda, kötü şeyler yazmak istemiyor insan…Hele de söz konusu olan kendi çocuğunuzsa!

Doğum günü kutlaması, okuldaki maceraları, Kaş’a gitme planlarının heyecanı, ne kadar büyüdüğü, beni şaşırtan koca koca cümleleri idi aslında gündemimiz. Ben işlerimden fırsat bulursam sırası ile yazacaktım, tüm mutluluklarımızı…

Cuma akşam üstü başlayan mide bulantısı kusma şikayeti ve ateş ile alt üst oldu  her şey. Hayatımın en kötü hafta sonlarından birini geçirdim. Hiçbir şey yememesi, içtiği suyu, sütü anında kusması, pek hayra alamet değildi. İlk aklıma gelen bağırsak enfeksiyonu gibi bir şeydi. Üstelik son günlerde, tüm itirazlarıma rağmen dışarıdan salatada da yemişti. Zeynep Ela’nın doğduğundan beri güvendiğim doktoru olan Gülnihal Hanım’a randevu aldık. İlk bulgular bağırsak enfeksiyonu gibi gözükürken idrar tahlilindeki değerler hepimizi şok etti. Zeynep Ela’nın ilk önce idrarında daha sonra kanındaki değerler, diyabet hastalığının varlığını gösteriyordu. Tabi bunun için daha detaylı bir tetkik yapılması gerekirdi. Ama sonuçta elde ettiği bulgulardan ulaştığı sonuca göre diyabet nedir ne değildir? Diyabetli bir hastanın ihtiyacı olan insülin iğneleri daha farklı bir yaşam biçimine sahip olması gerektiği vs. Her şey konuşuldu. O an, kan alınırken damarı çok zor bulunan ve kollarımda ağlayarak çırpınan kızımı düşündüm. Daha 3 yaşında, nasıl yaparız? Kendimi suçladım, neden diye sordum. Annelik endişeleri, düşünceleri, kaygıları her biri boğazıma yapıştı.

Sonrası “Cerrahpaşa Çocuk Acil”e yolculuk. Bir sürü hasta çocuk ve bir sürü endişeli aile… Çaresizlikle oradan oraya koşturan insanlar. Aslında çok da iyi şartlarda olmasalar da işlerini yapmaya çalışan asistanlar, doktorlar…

Doktorumuzun bize verdiği bilgiye göre burada da değerler yüksek çıkarsa bizi en az 4- 5 günlük bir hastanede kalma süreci, tahliller bekliyordu. Özel hastaneden sonra, uzun süredir hastaneye ihtiyacı olmayan biz Cerrahpaşa’da epeyce zorlandık. Tüm aileler için aynı şey geçerli mi bilmiyorum ama, doktorlar değil ama çalışanlar size yıllardır orada yaşıyormuşsunuz gibi davranıyor. Kocan bu kanı alsın, şuraya götürsün. Onu oraya koyma, onu bana vermiyorsun. Çocuğuna ne olduğunun endişesi bir yana insanların saçma sapan muamelesine maruz kalıyorsun. Belki de haklılar, onca hastalığın hengamenin kısıtlı şartların içerisinde böyle davranılması gerekiyordur, bilmiyorum.

Zeynep Ela’nın bir kez daha kanı alınınca bizi 3 numaralı odaya yerleştirdiler. Oradaki diğer çok kötü durumdaki çocukları görmemesi için elimden geleni yaptım. Neyse ki kaldığımız odada o an için bizden başka kimse yoktu. Burada da özel hastane ile karşılaştırma yaptım ister istemez. Odada tek başımıza kalmak zorundayız. Birden fazla refakatçi yasak, bir şeye ihtiyacınız olsa telefonun bile çekmediği bir odada duruyorsunuz. Yalnız hissettim, bir arkadaşımla ya da annemle konuşmak istedim, imkansız. Emre’nin  ara ara yanıma  uğraması bana iyi geliyordu. Çıkan sonuçlardan haberdar ediyordu, su ıslak, mendil gibi ihtiyaçlarımızı görüyordu. Zeynep Ela sürekli “eve gitmek istiyorum” deyip yatağa yatmayı reddetti. Bende onu kucağımda uyuttum. Kendimi diyabet, fikrine alıştırmaya çalışsam da çok zorlandım. Hastanede kalacağımız fikri, belirsizlik; tek başınalık ilk defa bu kadar sıkıcıydı.

Hayat zor, insan olmak zor. Ama anne olmak en zoru sanırım. O gece geç saatte bizi taburcu ettiler. Zeynep Ela’nın Cerrahpaşa’da yapılan bir kısım tahlillerinde değerleri normal çıktı. Yarın sabah yeniden gideceğiz, geçmişe yönelik araştırmalar ve yeni kan tahlilleri yapılacak.  Diyabet mi, değil mi henüz belli değil. İçimde bir umut var olmaması ihtimali üzerine… Ama anneyim elimde değil, “ya öyleyse” yi düşünüp kahroluyorum. Kendimi onu çok sevdiğim için suçladığım bile oldu.

Salı öğleden sonra Kaş için biletimizi ayırtmıştık, kuzum kendine parlak pembe bir bikini seçmişti. Dedesinin kendisini özlediğini söylüyordu. Bir yandan da okulundaki arkadaşları Kaş’a giderse onu özleyeceklerdi.  Heyecanlı bir çelişki içindeydi. Ama son günlerde çok daha neşeli ve keyifliydi. Bense ona olan sevgimi daha sık dile getiriyordum. şükrediyordum ve hala şükrediyorum.

Yarın ki sonuçlar, ne olur negatif çıksın!

Yaşadıklarımız kötü bir tecrübe olarak Haziran ayında kala kalsın.

Tüm anneler için Temmuz gelsin, içlerine güneş gibi bir umut doğsun.

Bütün yavrular sağlığına kavuşsun, şifa bulsun.  

Gidelim buralardan; dayanamıyorum!
Evet evren, sana sesleniyorum. 
Bozcaada’da bir ev istiyorum.

Anne olmak duyularımı
daha da açmış olabilir mi…ya da tahammül eşiğim mi düştü?  
Birlikte yaşamak zorunda olduğum insanlar;
yoksa siz insanlıktan mı çıktınız!  

Bebek arabası ile kaldırımda yürümeye çalışırken;
Ortada durup dakikalarca bitmeyen sohbetiniz

Kalabalıkta yol almaya çalışırken;
önümde püfür püfür sigara içmeniz

Trafik ışıklarından geçerken;
Sağdan gitmeyi bir türlü beceremeyişiniz

Vapur iskelesi hınca hınç dolu iken;
Bebek arabasını hiçe sayıp,
Hep biraz daha öne gitme isteğiniz

Rampası olmayan kaldırımdan inmeye ya da çıkmaya çalışırken
At gözlüklerinizle yanımdan hızla geçip gitmeniz;

Bağıra bağıra konuşmanız,
Olmadık yerde klakson çalmanız;

Hiç üstünüze vazife olmadığı halde,
Çocuğumla ilgili her konuda ahkam kesmeniz

İşte ben tüm bunlara; acayip gıcık oluyorum !
Yok üstünü ört; üşür.
Kemerini bağla düşer.
Çok giyinmiş terler.
Okul için çok erken,
Okul için çok geç ,
Neden bakıcı tutmuyorsun?
Anneanne – Babaanne yok mu?
En iyisi anneanne – babaanne
İkinciyi düşünüyor musun?
Kardeşsiz çocuk olur mu?
Kardeş şart!
Bi’ dakika durun, hanımlar, beyler!
Bu çocuk benim;
Bırakın onun için neyin iyi olduğunu
Ben düşüneyim !

 

 


Fotoğraf: Hazal Kızıltoprak

Gidelim buralardan; dayanamıyorum!

Evet evren, sana sesleniyorum.

Bozcaada’da bir ev istiyorum.

Anne olmak duyularımı

daha da açmış olabilir mi…ya da tahammül eşiğim mi düştü?  

Birlikte yaşamak zorunda olduğum insanlar;

yoksa siz insanlıktan mı çıktınız! 

Bebek arabası ile kaldırımda yürümeye çalışırken;

Ortada durup dakikalarca bitmeyen sohbetiniz

Kalabalıkta yol almaya çalışırken;

önümde püfür püfür sigara içmeniz

Trafik ışıklarından geçerken;

Sağdan gitmeyi bir türlü beceremeyişiniz

Vapur iskelesi hınca hınç dolu iken;

Bebek arabasını hiçe sayıp,

Hep biraz daha öne gitme isteğiniz

Rampası olmayan kaldırımdan inmeye ya da çıkmaya çalışırken

At gözlüklerinizle yanımdan hızla geçip gitmeniz;

Bağıra bağıra konuşmanız,

Olmadık yerde klakson çalmanız;

Hiç üstünüze vazife olmadığı halde,

Çocuğumla ilgili her konuda ahkam kesmeniz

İşte ben tüm bunlara; acayip gıcık oluyorum !

Yok üstünü ört; üşür.

Kemerini bağla düşer.

Çok giyinmiş terler.

Okul için çok erken,

Okul için çok geç ,

Neden bakıcı tutmuyorsun?

Anneanne – Babaanne yok mu?

En iyisi anneanne – babaanne

İkinciyi düşünüyor musun?

Kardeşsiz çocuk olur mu?

Kardeş şart!

Bi’ dakika durun, hanımlar, beyler!

Bu çocuk benim;

Bırakın onun için neyin iyi olduğunu

Ben düşüneyim !

 

 

Fotoğraf: Hazal Kızıltoprak

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı bu sene okulumuzda kutladık. Arkadaşların, öğretmenlerin, yüz boyama, müzikler, her şey çok güzeldi. Sanırım en sevdiğin kısım pasta en sevmediğin ise palyaço oldu Günü “Bir daha palyaço görmek istemiyorum anne” sözleri ile bitirdin.

Bu bayram kutlaması bana geçmiş bir 23 Nisan’ı hatırlattı. Sene 2012…

Zaman ne hızlı geçiyor; Kaş’taydık. Seninle kutladığımız ilk 23 Nisan’ı . Seni kırmızı beyaz giydirip, pusete attığım gibi  önce ilkokula  sonra meydandaki şenliklere götürmüştüm. Türk bayraklı balonun ve sen nasıl da mutluydun… Ta ki balonun patlayana kadar.

İşte yaş aldıkça insan, hayal kırıklıkları başka başka oluyor. En büyük derdin palyaço ve balon olsun; benim canım kızım, yüzün hep gülsün.

 Okula başladık.

Özellikle anne olduktan sonra “biz”li konuşmalar başlar. Yemeğimizi güzel yedik. Uslu uslu durduk; gibi…  Baştan beri bu tarz çoğul konuşmalardan hoşlanmasam da anne ve çocuk birlikteliği bu tarz cümleleri, insanın diline dolayıveriyor…

Ama ben, ciddi ciddi okula başladım. Zeynep Ela ile birlikte okula uyum sağlama sürecindeyiz. Daha doğrusu Zeynep Ela bu süreçte :)

Sabah onunla birlikte servise biniyor; öğlen eve dönüyoruz.

Küçük hanım alışana kadar onun yakınında oluyorum. Onun bulunduğu ortama arkadaşlarına öğretmenlerine alışma süresinde öyle de olacak.

Özellikle tüm annelerin merak ettiği konulardan biri okul konusu?

Ne zaman gitmeli, ne süre ile gitmeli ve en önemlisi hangi okula gitmeli…

Açıkçası ben çıkıp, tüm okulları gezen, öğretmenleri testlere tabi tutan bir anne olmadım. Benim için en önemli olan; çocuğumu gerçekten güvende, huzurlu ve keyifli hissettirebilecek bir ortam bulmaktı. Sanırım buldum da… Helen Doron, Etiler’e hafta içi 5 tam yarım gün ile başladık.

Zeynep Ela doğduğundan beri ara ara anneanne, akraba desteği alsam da onu kendim büyüttüm. Belki de bu yüzden bizim sürecimiz okula alışma değil de anneden kopamama olarak ilerliyor.  Dile kolay, yaklaşık 3 yıl benimle idi. Alışkanlıkların değişiyor olması, kolay değil.  Zeynep Ela’nın okul ve arkadaşları ile gözlemlediğim bir sorunu da yok. Oyun oynarken, faaliyetler içerisinde çok mutlu…

Şimdi tavşanları beslemeye gitti mesela… Çocukların her biri birbirinden sevimli ellerinde havuçları, bahçeye çıktılar. Okulumuzun en güzel yanı, yeşillikler içinde olması; Akatlar Mah. Az katlı binalar arasında konumlanmış; İstanbul’un ortasında zor rastlayabileceğimiz kocaman bir bahçesi var.

Bir annenin en önem verdiği “yemek” konusunda ise bence oldukça başarılılar… Dengeli bir menünün yanında, mümkün olduğunca organik ve sağlıklı ürünler tercih ediyorlar. 

Sahipleri, 3 eğitimci bayan… Sürekli okul içerisindeler ve her anlamda öğretmenlere destek veriyorlar. Bu okulda ben yöneticiyim diye uzaktan okul yönetmek yok. Belki de “anne” olduklarından çocuklara gösterdikleri, ilgi ve şefkati direkt algılayabiliyorsunuz.

Helen Doron okullarının tümü İngilizce eğitim veriyor. Ben 2.5 yaşında bir çocuk için İngilizce öğrensin, Fransızca bilsin, aman bale yapsın gibi hırsları olan bir anne değilim. Yüzünün güldüğü, sağlıklı, hijyenik bir ortamda olması benim için yeterli… İngilizce’de artısı oldu, ne yapalım :)

İngilizce derslerine bizzat girmiş biri olarak söyleyebilirim ki; buradaki branş öğretmenleri özellikle bu yaş grubuna eğitim vermek üzerine eğitim almış kişiler… Çocuklar, farkına varmadan, eğlence ve oyunlar içinde yabancı dil eğitimi alıyorlar.

Okul konusu çok derin mevzu… Daha söyleyecek çok şey var. Yaşadıkça deneyim kazandıkça farklı farklı paylaşımlarım olabilir.

Zeynep Ela annem annem diye tuttursa da;  

evde arkadaşlarından bahsediyor. Oyun oynarken öğretmenlerini örnek alıyor. Öğle uykuları düzene girdi. Yemeğini kendi başına yemeye başladı. Dişlerini fırçalamayı asla unutmuyor. O hep binmek istediği okul servislerine o da biniyor. Merdivenleri kendi inip çıkmayı başarabiliyor.  Tam 10 tane arkadaşı var … Ve onlarla hayatının ilk okul gezisine gitti bile…

Sen, ne ara büyüdün; benim kuzum…
Zaman hızla akıyor, ne büyüme hızına ne de zamana yetişmek mümkün biliyorum. Yaşadığımız her bir anın kıymetini bilerek yaşamaya çalışıyorum. Şu an saat; 03:33 işlerim tam olarak bitmedi. Uyumam gerek, ama senin için uzun süredir birşeyler yazmamış olmak da rahatsız ediyor beni. Yorgun, aynı anda keyifliyim. Sen sağlıkla uykundasın, gecenin sessizliğinde nefes alış verişin benimle; ötesi yok.

Sen, ne ara büyüdün; benim kuzum…

Zaman hızla akıyor, ne büyüme hızına ne de zamana yetişmek mümkün biliyorum. Yaşadığımız her bir anın kıymetini bilerek yaşamaya çalışıyorum. Şu an saat; 03:33 işlerim tam olarak bitmedi. Uyumam gerek, ama senin için uzun süredir birşeyler yazmamış olmak da rahatsız ediyor beni. Yorgun, aynı anda keyifliyim. Sen sağlıkla uykundasın, gecenin sessizliğinde nefes alış verişin benimle; ötesi yok.