Hayat şimdi en güzel yüzünü gösteriyor. Herşey anlamını buldu.
Taşlar yerli yerine oturdu. Sıkıntılarım bile bambaşka şimdi...

Gözünün çapağı, günlerdir yapamadığı kakası, emzirme saatleri en büyük derdim.
Onun kokusu beni sarhoş eden. Gülümsemesi mutluluk bu dedirten.

Hayatımın mucizesi,kızım, Zeynep Ela'm
ve onunla yaşadığım en güzel anlar...

 

Rüşvet ya da ödül, doğru ya da yanlış…adını sen koy!

Zeynep Ela’nın uzun süredir istediği topuklu ayakkabılar… Okuldan gelince, okulda da keyifli olduğunu duyunca uzun zamandır bir şekilde geçiştirdiğim hiç almak istemediğim bu ayakkabıları ona aldım. Hiç tarzım olmamasına rağmen bu ayakkabılara ben bile bayıldım.

Belki de onun mutluluğu bayıldığım…

Bugüne kadar onca şey aldık bu kadar mutlu olduğunu hatırlamıyorum. Tabi ben alana kadar bin soru sordum, sağlıklı mı, ayağına zarar verir mi vs. Çocuklar için özel tasarlanmış bir topukmuş, sağlık açısından bir tehlikesi yokmuş. 

Anne açısından teknik konular bir yana, Zeynep Ela çok mutlu oldu. Anneler Günü’nde bana da alıp sürpriz parti hazırlayacakmış odasında… Eve gider gitmez giydik ayakkabıları, şimdi eski günlerdeki çocuklar gibi onunla yatıp, onunla kalkıyor; tabi okula da ayakkabılarını götürüyor.

Her yerimiz pul, payet ışıl ışıl parlıyoruz.

Bizim işimiz; annelik…

15 Eylül Pazartesi, okulun ilk günü: sabah o kadar heyecanla gittin ki okula… Sabah 07:00 gibi uyandın. Çok mutlu ve keyifliydin. Okulda herşey beklediğimiz gibi gitmedi. Okulun ilk günü dolayısı ile arkadaşların annelerinden kopmak istemedi. Onlar ağlamaya başlayınca sende ağlamaya başladın. Öğretmenlerin değişmiş, en sevdiğin arkadaşın “Arın” okuldan ayrılmıştı. “Ben okulu sevmiyorum, seni çok özlüyorum”lar başladı.

Anne olmak ne çelişkili bir durum,  bir bilsen!

Bir yanım senden ayrı özgür bir birey olabilmek için kanat çırpmaya hevesliyken; kalbim, senin dudak büzüşünle parçalanıyor.

Sen de bunu çok iyi biliyorsun aslında… Bütün çocuklar anneleri kullanmayı iyi biliyorlar. Bunu biz öğretiyoruz onlara… Bunu bizzat gözlerimle gördüm. Okulda anne, kapıdan çıktıktan beş dakika sonra ağlamalar kesiliveriyor. Okulun rehberlik öğretmeni, bize okulu otorite figürü olarak kullanmamamız gerektiğini söyledi. Ben de arkadaşların ve öğretmenlerin üzüleceğini seni görmek istediklerini söylüyorum. Daha neler neler söylüyorum.

Ben artık çalışacağım. 

Evde çalış.

Ben işe gideceğim.

Ben de senle gelmek istiyorum.

Ama bir kere gelmiş ve ağlamıştın.

Ağlamam.

Ben, o işe gitmeyeceğim artık. Yeni bir işe gideceğim.

Ama ben seni çok özlerim. Evde olalım beraber. Bilgisayarınla çalış.

Sen artık büyüdün. Orada arkadaşların var, hem okulun bahçesinde oynayacaksınız. Burada sıkılıyorsun. Okuldan dönünce bir şeyler yaparız.

Ama ben oraya gitmek istemiyorum. Orası karanlık.

Neresi karanlık?

Hava karanlık!

İstersen kedili elbisenle gidebilirsin bak.

Olur.

Kafama da şu tokaları takayım. 

Gayet rüküş bir şekilde, bir taç, bir tüllü toka takan Zeynep Ela’yı ikna etmiş gibiydim. Tabi, bu arada bugün servisi tabi ki kaçırdık. Okula onu ben bıraktım ki; bu durum bir anne için çok ama çok daha zor.

Mutsuz bir şekilde merdivenlerden çıktı. Şimdi zaman zaman aklım onda olsa da çalışıyorum.

Öyle rahat rahat gezme halleri falan olmadı yani;

Biraz iş, biraz annelik devam ediyoruz; orda burda…

İstanbul’dayız okulunun açılmasına çok az kaldı. Heyecanlısın… Heyecanlıyım. Büyüdün mü diye soruyorsun ya bana; büyüdün, büyüyorsun… Saçların uzuyor, ayak numaran değişiyor. Huyların bile değişiyor. Ama sevgi hiç değişmiyor. Bana verdiğin sevgi, sen hayatımda olmasan kesin çok daha sıkıcı olurdu. Seninle çocuk olmak yeniden keşfetmek hoşuma gidiyor. Kendime tek bir çöp bile almayı düşünmezken sana aldığım senin için düşlediğim herşey beni mutlu ediyor. Bazı günler bunalıyorum. Konuşacak başka bir ses bir nefes arıyorum. Çalışmak, ev işleri ve sen  Kaş’tan sonra biraz zor geldi ne yalan söyleyeyim. Okula başlayacak olman belki de bu yüzden beni daha da heyecanlandırıyor. Bunca sene sonra ilk kez sadece kendimle ilgili hayallerimi gerçekleştirme fırsatı, daha çok çalışma, üretme, yazma, sergilerde gezme, rahat ve özgürce telefonda konuşabilmek bile mümkün…Kendimle yapacağım her şeyde yine sen olacaksın. Bir yoksunluk yaşacağım kesin. Annelik böyle deli bir duygu işte. Onla da onsuz da olmuyorun tam karşılığı… Biraz yalnız kalmak bana farklı bir ortamda olmak sana iyi gelecek…
Sana başarılı, hırslı bir öğretim yılı dilemiyorum.
Daha küçücüksün; oyna, boya, üstünü kirlet eğlen. Arkadaşlarını sev, kendini daha çok sev, daha iyi ifade et.
Heyecanla geçir her anını, mutluluklarla, hayal kırıklıkların çabucak sönsün, içinde yer etmesin hüzünlerin… 

Seni seviyorum, benim her geçen gün hızla büyüyen abla prensesim…

İstanbul’dayız okulunun açılmasına çok az kaldı. Heyecanlısın… Heyecanlıyım. Büyüdün mü diye soruyorsun ya bana; büyüdün, büyüyorsun… Saçların uzuyor, ayak numaran değişiyor. Huyların bile değişiyor. Ama sevgi hiç değişmiyor. Bana verdiğin sevgi, sen hayatımda olmasan kesin çok daha sıkıcı olurdu. Seninle çocuk olmak yeniden keşfetmek hoşuma gidiyor. Kendime tek bir çöp bile almayı düşünmezken sana aldığım senin için düşlediğim herşey beni mutlu ediyor. Bazı günler bunalıyorum. Konuşacak başka bir ses bir nefes arıyorum. Çalışmak, ev işleri ve sen  Kaş’tan sonra biraz zor geldi ne yalan söyleyeyim. Okula başlayacak olman belki de bu yüzden beni daha da heyecanlandırıyor. Bunca sene sonra ilk kez sadece kendimle ilgili hayallerimi gerçekleştirme fırsatı, daha çok çalışma, üretme, yazma, sergilerde gezme, rahat ve özgürce telefonda konuşabilmek bile mümkün…Kendimle yapacağım her şeyde yine sen olacaksın. Bir yoksunluk yaşacağım kesin. Annelik böyle deli bir duygu işte. Onla da onsuz da olmuyorun tam karşılığı… Biraz yalnız kalmak bana farklı bir ortamda olmak sana iyi gelecek…

Sana başarılı, hırslı bir öğretim yılı dilemiyorum.

Daha küçücüksün; oyna, boya, üstünü kirlet eğlen. Arkadaşlarını sev, kendini daha çok sev, daha iyi ifade et.

Heyecanla geçir her anını, mutluluklarla, hayal kırıklıkların çabucak sönsün, içinde yer etmesin hüzünlerin… 

Seni seviyorum, benim her geçen gün hızla büyüyen abla prensesim…

 BAY BAY, KAŞ…

Kaş’ta son 2 günümüz bir türlü yazma fırsatı bulamadım.

Ama ne çok şey birikti, hafızamda, anılarımda… Özellikle de senin anılarında.

Bahçeden gelen kuşların cıvıltısı eşliğinde yazıyorum. Burada zamansızlık mutluluk veriyor insana… Çocuğunu büyütürken böyle bir yerde olma şansına sahip isen onu çok daha iyi tanıyorsun. Sevgisini almaya daha açık oluyor duyular.

Gürültü, kalabalık, stres, trafik yerini başka başka şeyler alıyor. Dalgaların hemen dibinde kızının kocaman sarılışının yerini hiçbir şey tutmuyor.

En çok “büyüdüm” diyorsun, bu yıl.

Bacaklarım ne kadar büyüdü, saçlarım da büyüdü, büyüdüm bana günlük alır mısın? Büyümek dilinden düşmüyor. Haklısın da… nasıl da büyüdün; çevrende olup bitenin daha çok farkındasın. Denizin, güneşin, arkadaşlığın, oyunun kısacası herşeyin tadını çıkarıyorsun. Arkadaş edinmek, tanışmak, abla olmak, ne demek farkediyorsun yavaş yavaş…

Ben de bu yıl daha çok yaşadığımı farkediyorum.

Çalışıyorum, üretiyorum, hayal kuruyorum; seninle iken de sadece seninle olabiliyorum.

Bu yıl ilk defa farklı birşey yaptık. Kaş dışında başka bir yere gittik. İşte o zaman ben tatilde olduğumu hissettim. Uzun zamandır hayalimde olan bir şey gerçekleşti belki de…

Çocukluk arkadaşım Burcu’lara, Göcek’e gittik.

Bundan 30 yıl kadar önce mahallede, kaldırım taşlarından ev yapıp, misafircilik oynarken, aklıma gelmezdi belki ama, insanın arkadaşının çocukları ile kendi çocuğunun bir arada olması, birlikte birşeyler paylaşması ve daha da paylaşacak olması duygusu muazzam. Bizim bir ortak yanımızda annelerimiz… Onlar da aynı mahallede büyümüş, iki arkadaş… Şimdi de bir arada torun bakıp, seviyorlar… Yani 3 kuşaktır araya mesafeler girse de bir şekilde bir araya gelebilen ender türlerdeniz J  Burcu ilkokuldan bildiğim başarısından hiçbir şey kaybetmeyen yurt dışına açılmış bir avukat. Batuhan (8)  ve Mira ( 9 aylık)  ise onun güzelleri…

Zeynep Ela, hem Batuhan ile oyun oynama keyfini hem de Mira’da birazcık kardeş nasıl olur, bebek nasıl bir duygu, onu yaşadı. Kaş’ta hiç rastlamadığı kumlarla oynamanın, kumdan kaleler yapmanın keyfine vardı. Çiçek topladı, limon topladı. İlk kez bowling oynamaya çalıştı. Kah huysuzlandı, kah tatlı tatlı konuştu.

Göcek’in beni en çok etkileyen birkaç saatlik dilimi ise çocukları anneannelerine bırakıp sadece ebeveynler olarak çıktığımız mini tekne turu, o koyların sakinliği, güzelliği o günün supermoon’a denk gelip ayın ayrı bir güzellik saçması… Konuşulan konular dönüp dolaşıp çocuklara gelse de bir arkadaşımla, sohbet edebiliyor olmanın, çocuklar olmadan da birşeyler yapmanın verdiği mutluluk gerçekten paha biçilemezdi.  

 

Kaş kısmında ise, başrolde geçen seneden tanıştığın arkadaşın “Yağmur” vardı. Birbirinize yaptığınız jestler, birlikte yaprak toplamalarınız, sahilde taş boyamalar, yüzme, dondurma keyifleriniz bence hepsi ayrı güzeldi. Yağmur’un annesi Eda ile de hep iki küçük kız tarafından bölünen ama güzel mini sohbetlerimiz oldu. Geçen senede kendisi ile dans edip oynadığın Eren ise bu sene ne kadar büyüdüğünü kızlarla oynamama tercihini yaparak bize kanıtlamış oldu. Yine de şartların el verdiğince bir araya geldik. Bazen Gülay, Eda ve ben birşeler yapmaya çabaladık. Anne kimliğini evde bırakıp başbaşa buluşma planımız gerçekleşmese de benim açımdan arkadaşlık adına “kaliteli zaman” geçirdiğimizi söyleyebilirim :P

İstanbul’u özledin. Çünkü orada seni bekleyen oyuncakların var.

Bense,İstanbul’u özlemesem de planlarım, yapmak istediklerim, hedeflerim var. Kısaca, Kaş maceramız güzeldi.

Kaş, maviliği, temiz havası bir yana sana sevgi veren bir yer; burada seni gerçekten seven anneannen, deden var. Bu küçük sahil beldesinde yıllardan beri bir sürü tanıdık yüze ve sıcak kalbe sahip olduk. Sokakta yürürken bile insanların sana merhaba demesi, saçını, kıyafetini övmesi, ne kadar büyüdüğünü söylemeleri, yeni insanlarla tanışma isteğin, bahçedeki kaplumbağa ile karşılaşman, melisa ile tanışman şu an hasta olduğun için başında bekleyen Karamel bile bu yaz sana güzel şeyler kattı eminim.

Bu yüzden de şükrediyorum. Böyle bir şansımız olduğu için.

Seneye de görüşmek üzere…

Bay, bay, Kaş.

 

PS: Ben bu pozitif , mutluluk satırlarını yazarken, sen içerde ateşli bir şekilde yatıyorsun. İyi olmanı herşeyden çok istiyorum tabi. Aklımdan, “Kaş’ta hava temiz çocuk hasta bile olmadı” diye aklımdan geçirmiştim. Dün akşam sekiz itibari ile gayet neşeli neşeli oynarken birden ateşlendin. Burada da saçma annelik duygum devreye girdi pek tabi. O şom ağzımı açmasaydım, hasta olmazdı belki. Neyse annelik böyle, endişe ve suçluluk kavramları her şeyin başında geliyor. 21 Ağustos’ta İstanbul’a uçuşumuz var. Bir an önce ayaklanıp yine bıcır bıcır konuşman tek isteğim.

Her insan çocuk masumiyetinde, her işimiz oyun ciddiyetinde olsa; olmaz mı?

Her insan çocuk masumiyetinde, her işimiz oyun ciddiyetinde olsa; olmaz mı?

Az önce her birinizin iyi dileklerini okudum.  Gün içinde telefonlarınızı açabildiğim kadar açtım. Hepinize, teşekkür ediyorum. Herkesin merak ettiği diyabet konusunu bende hala merak ediyorum. İlk bulgularda yüksek olan şeker şimdi düşük çıkıyor bu sabah ki ölçümde de düşük çıktı. Ama araştırılacak. 3 ay geçmişe dönük bir tarama yapılacak. Bu taramanın sonucu 3 hafta sonra verilecekmiş. Önümüzdeki Pazartesi için, Çocuk Endokronoloji’den de randevu aldık.

Yani kafamızda hala şüpheler var. Ama bende pozitif düşünmeye çalışıyorum. Şu an, hepimiz çok yorgunuz ama en çok da Zeynep Ela yorgun, biliyorum. Çok su kaybetti, bir yudum su içse bile kusuyor. Hayatında ilk defa antibiyotik içti. Elimde ilaç paketini görünce ağlıyor. Huysuz, keyifsiz, tuvaletini yaparken bile başını dizime dayıyor, mecali yok. Kusmaktan rahatsız, hiç birşey yediremiyorum. Onu böyle görmek üzüyor beni… Şimdi bu enfeksiyon, virüs durumu neyse onunla ilgili daha detaylı araştırma yapılıyor. Ateşini kontrol altında tutuyoruz. Evimizde olmak, iyi niyetli sözcükleri duymak, mesajları okumak bana iyi geliyor. Bende annesi olarak Zeynep Ela’ya iyi gelebilmek için elimden geleni yapıyorum.

Emre’yi, yani babayı da unutmayayım. Anne çocuktan kopamazken, tahlil, ilaç, telefonlara bakma, alışveriş gibi küçük görünen ama tüm büyük işler de onda… Bir de gece ateş nöbetlerinden sonra  Zeynep Ela’yı sakinleştirip, uykuya henüz dalan güzelliğe bakıp, ne güzel bi’ şey yapmışız diye konuşuyoruz. Onu çok ama çok seviyoruz.

 




 



 Adı, “Alsana Mutluluk” olan bir blogda, kötü şeyler yazmak istemiyor insan…Hele de söz konusu olan kendi çocuğunuzsa!
Doğum günü kutlaması, okuldaki maceraları, Kaş’a gitme planlarının heyecanı, ne kadar büyüdüğü, beni şaşırtan koca koca cümleleri idi aslında gündemimiz. Ben işlerimden fırsat bulursam sırası ile yazacaktım, tüm mutluluklarımızı…
Cuma akşam üstü başlayan mide bulantısı kusma şikayeti ve ateş ile alt üst oldu  her şey. Hayatımın en kötü hafta sonlarından birini geçirdim. Hiçbir şey yememesi, içtiği suyu, sütü anında kusması, pek hayra alamet değildi. İlk aklıma gelen bağırsak enfeksiyonu gibi bir şeydi. Üstelik son günlerde, tüm itirazlarıma rağmen dışarıdan salatada da yemişti. Zeynep Ela’nın doğduğundan beri güvendiğim doktoru olan Gülnihal Hanım’a randevu aldık. İlk bulgular bağırsak enfeksiyonu gibi gözükürken idrar tahlilindeki değerler hepimizi şok etti. Zeynep Ela’nın ilk önce idrarında daha sonra kanındaki değerler, diyabet hastalığının varlığını gösteriyordu. Tabi bunun için daha detaylı bir tetkik yapılması gerekirdi. Ama sonuçta elde ettiği bulgulardan ulaştığı sonuca göre diyabet nedir ne değildir? Diyabetli bir hastanın ihtiyacı olan insülin iğneleri daha farklı bir yaşam biçimine sahip olması gerektiği vs. Her şey konuşuldu. O an, kan alınırken damarı çok zor bulunan ve kollarımda ağlayarak çırpınan kızımı düşündüm. Daha 3 yaşında, nasıl yaparız? Kendimi suçladım, neden diye sordum. Annelik endişeleri, düşünceleri, kaygıları her biri boğazıma yapıştı.
Sonrası “Cerrahpaşa Çocuk Acil”e yolculuk. Bir sürü hasta çocuk ve bir sürü endişeli aile… Çaresizlikle oradan oraya koşturan insanlar. Aslında çok da iyi şartlarda olmasalar da işlerini yapmaya çalışan asistanlar, doktorlar… 
Doktorumuzun bize verdiği bilgiye göre burada da değerler yüksek çıkarsa bizi en az 4- 5 günlük bir hastanede kalma süreci, tahliller bekliyordu. Özel hastaneden sonra, uzun süredir hastaneye ihtiyacı olmayan biz Cerrahpaşa’da epeyce zorlandık. Tüm aileler için aynı şey geçerli mi bilmiyorum ama, doktorlar değil ama çalışanlar size yıllardır orada yaşıyormuşsunuz gibi davranıyor. Kocan bu kanı alsın, şuraya götürsün. Onu oraya koyma, onu bana vermiyorsun. Çocuğuna ne olduğunun endişesi bir yana insanların saçma sapan muamelesine maruz kalıyorsun. Belki de haklılar, onca hastalığın hengamenin kısıtlı şartların içerisinde böyle davranılması gerekiyordur, bilmiyorum.
Zeynep Ela’nın bir kez daha kanı alınınca bizi 3 numaralı odaya yerleştirdiler. Oradaki diğer çok kötü durumdaki çocukları görmemesi için elimden geleni yaptım. Neyse ki kaldığımız odada o an için bizden başka kimse yoktu. Burada da özel hastane ile karşılaştırma yaptım ister istemez. Odada tek başımıza kalmak zorundayız. Birden fazla refakatçi yasak, bir şeye ihtiyacınız olsa telefonun bile çekmediği bir odada duruyorsunuz. Yalnız hissettim, bir arkadaşımla ya da annemle konuşmak istedim, imkansız. Emre’nin  ara ara yanıma  uğraması bana iyi geliyordu. Çıkan sonuçlardan haberdar ediyordu, su ıslak, mendil gibi ihtiyaçlarımızı görüyordu. Zeynep Ela sürekli “eve gitmek istiyorum” deyip yatağa yatmayı reddetti. Bende onu kucağımda uyuttum. Kendimi diyabet, fikrine alıştırmaya çalışsam da çok zorlandım. Hastanede kalacağımız fikri, belirsizlik; tek başınalık ilk defa bu kadar sıkıcıydı.
Hayat zor, insan olmak zor. Ama anne olmak en zoru sanırım. O gece geç saatte bizi taburcu ettiler. Zeynep Ela’nın Cerrahpaşa’da yapılan bir kısım tahlillerinde değerleri normal çıktı. Yarın sabah yeniden gideceğiz, geçmişe yönelik araştırmalar ve yeni kan tahlilleri yapılacak.  Diyabet mi, değil mi henüz belli değil. İçimde bir umut var olmaması ihtimali üzerine… Ama anneyim elimde değil, “ya öyleyse” yi düşünüp kahroluyorum. Kendimi onu çok sevdiğim için suçladığım bile oldu.
Salı öğleden sonra Kaş için biletimizi ayırtmıştık, kuzum kendine parlak pembe bir bikini seçmişti. Dedesinin kendisini özlediğini söylüyordu. Bir yandan da okulundaki arkadaşları Kaş’a giderse onu özleyeceklerdi.  Heyecanlı bir çelişki içindeydi. Ama son günlerde çok daha neşeli ve keyifliydi. Bense ona olan sevgimi daha sık dile getiriyordum. şükrediyordum ve hala şükrediyorum.
Yarın ki sonuçlar, ne olur negatif çıksın!
Yaşadıklarımız kötü bir tecrübe olarak Haziran ayında kala kalsın. 
Tüm anneler için Temmuz gelsin, içlerine güneş gibi bir umut doğsun. 
Bütün yavrular sağlığına kavuşsun, şifa bulsun.  

 Adı, “Alsana Mutluluk” olan bir blogda, kötü şeyler yazmak istemiyor insan…Hele de söz konusu olan kendi çocuğunuzsa!

Doğum günü kutlaması, okuldaki maceraları, Kaş’a gitme planlarının heyecanı, ne kadar büyüdüğü, beni şaşırtan koca koca cümleleri idi aslında gündemimiz. Ben işlerimden fırsat bulursam sırası ile yazacaktım, tüm mutluluklarımızı…

Cuma akşam üstü başlayan mide bulantısı kusma şikayeti ve ateş ile alt üst oldu  her şey. Hayatımın en kötü hafta sonlarından birini geçirdim. Hiçbir şey yememesi, içtiği suyu, sütü anında kusması, pek hayra alamet değildi. İlk aklıma gelen bağırsak enfeksiyonu gibi bir şeydi. Üstelik son günlerde, tüm itirazlarıma rağmen dışarıdan salatada da yemişti. Zeynep Ela’nın doğduğundan beri güvendiğim doktoru olan Gülnihal Hanım’a randevu aldık. İlk bulgular bağırsak enfeksiyonu gibi gözükürken idrar tahlilindeki değerler hepimizi şok etti. Zeynep Ela’nın ilk önce idrarında daha sonra kanındaki değerler, diyabet hastalığının varlığını gösteriyordu. Tabi bunun için daha detaylı bir tetkik yapılması gerekirdi. Ama sonuçta elde ettiği bulgulardan ulaştığı sonuca göre diyabet nedir ne değildir? Diyabetli bir hastanın ihtiyacı olan insülin iğneleri daha farklı bir yaşam biçimine sahip olması gerektiği vs. Her şey konuşuldu. O an, kan alınırken damarı çok zor bulunan ve kollarımda ağlayarak çırpınan kızımı düşündüm. Daha 3 yaşında, nasıl yaparız? Kendimi suçladım, neden diye sordum. Annelik endişeleri, düşünceleri, kaygıları her biri boğazıma yapıştı.

Sonrası “Cerrahpaşa Çocuk Acil”e yolculuk. Bir sürü hasta çocuk ve bir sürü endişeli aile… Çaresizlikle oradan oraya koşturan insanlar. Aslında çok da iyi şartlarda olmasalar da işlerini yapmaya çalışan asistanlar, doktorlar…

Doktorumuzun bize verdiği bilgiye göre burada da değerler yüksek çıkarsa bizi en az 4- 5 günlük bir hastanede kalma süreci, tahliller bekliyordu. Özel hastaneden sonra, uzun süredir hastaneye ihtiyacı olmayan biz Cerrahpaşa’da epeyce zorlandık. Tüm aileler için aynı şey geçerli mi bilmiyorum ama, doktorlar değil ama çalışanlar size yıllardır orada yaşıyormuşsunuz gibi davranıyor. Kocan bu kanı alsın, şuraya götürsün. Onu oraya koyma, onu bana vermiyorsun. Çocuğuna ne olduğunun endişesi bir yana insanların saçma sapan muamelesine maruz kalıyorsun. Belki de haklılar, onca hastalığın hengamenin kısıtlı şartların içerisinde böyle davranılması gerekiyordur, bilmiyorum.

Zeynep Ela’nın bir kez daha kanı alınınca bizi 3 numaralı odaya yerleştirdiler. Oradaki diğer çok kötü durumdaki çocukları görmemesi için elimden geleni yaptım. Neyse ki kaldığımız odada o an için bizden başka kimse yoktu. Burada da özel hastane ile karşılaştırma yaptım ister istemez. Odada tek başımıza kalmak zorundayız. Birden fazla refakatçi yasak, bir şeye ihtiyacınız olsa telefonun bile çekmediği bir odada duruyorsunuz. Yalnız hissettim, bir arkadaşımla ya da annemle konuşmak istedim, imkansız. Emre’nin  ara ara yanıma  uğraması bana iyi geliyordu. Çıkan sonuçlardan haberdar ediyordu, su ıslak, mendil gibi ihtiyaçlarımızı görüyordu. Zeynep Ela sürekli “eve gitmek istiyorum” deyip yatağa yatmayı reddetti. Bende onu kucağımda uyuttum. Kendimi diyabet, fikrine alıştırmaya çalışsam da çok zorlandım. Hastanede kalacağımız fikri, belirsizlik; tek başınalık ilk defa bu kadar sıkıcıydı.

Hayat zor, insan olmak zor. Ama anne olmak en zoru sanırım. O gece geç saatte bizi taburcu ettiler. Zeynep Ela’nın Cerrahpaşa’da yapılan bir kısım tahlillerinde değerleri normal çıktı. Yarın sabah yeniden gideceğiz, geçmişe yönelik araştırmalar ve yeni kan tahlilleri yapılacak.  Diyabet mi, değil mi henüz belli değil. İçimde bir umut var olmaması ihtimali üzerine… Ama anneyim elimde değil, “ya öyleyse” yi düşünüp kahroluyorum. Kendimi onu çok sevdiğim için suçladığım bile oldu.

Salı öğleden sonra Kaş için biletimizi ayırtmıştık, kuzum kendine parlak pembe bir bikini seçmişti. Dedesinin kendisini özlediğini söylüyordu. Bir yandan da okulundaki arkadaşları Kaş’a giderse onu özleyeceklerdi.  Heyecanlı bir çelişki içindeydi. Ama son günlerde çok daha neşeli ve keyifliydi. Bense ona olan sevgimi daha sık dile getiriyordum. şükrediyordum ve hala şükrediyorum.

Yarın ki sonuçlar, ne olur negatif çıksın!

Yaşadıklarımız kötü bir tecrübe olarak Haziran ayında kala kalsın.

Tüm anneler için Temmuz gelsin, içlerine güneş gibi bir umut doğsun.

Bütün yavrular sağlığına kavuşsun, şifa bulsun.