Hayat şimdi en güzel yüzünü gösteriyor. Herşey anlamını buldu.
Taşlar yerli yerine oturdu. Sıkıntılarım bile bambaşka şimdi...

Gözünün çapağı, günlerdir yapamadığı kakası, emzirme saatleri en büyük derdim.
Onun kokusu beni sarhoş eden. Gülümsemesi mutluluk bu dedirten.

Hayatımın mucizesi,kızım, Zeynep Ela'm
ve onunla yaşadığım en güzel anlar...

 

 Okula başladık.

Özellikle anne olduktan sonra “biz”li konuşmalar başlar. Yemeğimizi güzel yedik. Uslu uslu durduk; gibi…  Baştan beri bu tarz çoğul konuşmalardan hoşlanmasam da anne ve çocuk birlikteliği bu tarz cümleleri, insanın diline dolayıveriyor…

Ama ben, ciddi ciddi okula başladım. Zeynep Ela ile birlikte okula uyum sağlama sürecindeyiz. Daha doğrusu Zeynep Ela bu süreçte :)

Sabah onunla birlikte servise biniyor; öğlen eve dönüyoruz.

Küçük hanım alışana kadar onun yakınında oluyorum. Onun bulunduğu ortama arkadaşlarına öğretmenlerine alışma süresinde öyle de olacak.

Özellikle tüm annelerin merak ettiği konulardan biri okul konusu?

Ne zaman gitmeli, ne süre ile gitmeli ve en önemlisi hangi okula gitmeli…

Açıkçası ben çıkıp, tüm okulları gezen, öğretmenleri testlere tabi tutan bir anne olmadım. Benim için en önemli olan; çocuğumu gerçekten güvende, huzurlu ve keyifli hissettirebilecek bir ortam bulmaktı. Sanırım buldum da… Helen Doron, Etiler’e hafta içi 5 tam yarım gün ile başladık.

Zeynep Ela doğduğundan beri ara ara anneanne, akraba desteği alsam da onu kendim büyüttüm. Belki de bu yüzden bizim sürecimiz okula alışma değil de anneden kopamama olarak ilerliyor.  Dile kolay, yaklaşık 3 yıl benimle idi. Alışkanlıkların değişiyor olması, kolay değil.  Zeynep Ela’nın okul ve arkadaşları ile gözlemlediğim bir sorunu da yok. Oyun oynarken, faaliyetler içerisinde çok mutlu…

Şimdi tavşanları beslemeye gitti mesela… Çocukların her biri birbirinden sevimli ellerinde havuçları, bahçeye çıktılar. Okulumuzun en güzel yanı, yeşillikler içinde olması; Akatlar Mah. Az katlı binalar arasında konumlanmış; İstanbul’un ortasında zor rastlayabileceğimiz kocaman bir bahçesi var.

Bir annenin en önem verdiği “yemek” konusunda ise bence oldukça başarılılar… Dengeli bir menünün yanında, mümkün olduğunca organik ve sağlıklı ürünler tercih ediyorlar. 

Sahipleri, 3 eğitimci bayan… Sürekli okul içerisindeler ve her anlamda öğretmenlere destek veriyorlar. Bu okulda ben yöneticiyim diye uzaktan okul yönetmek yok. Belki de “anne” olduklarından çocuklara gösterdikleri, ilgi ve şefkati direkt algılayabiliyorsunuz.

Helen Doron okullarının tümü İngilizce eğitim veriyor. Ben 2.5 yaşında bir çocuk için İngilizce öğrensin, Fransızca bilsin, aman bale yapsın gibi hırsları olan bir anne değilim. Yüzünün güldüğü, sağlıklı, hijyenik bir ortamda olması benim için yeterli… İngilizce’de artısı oldu, ne yapalım :)

İngilizce derslerine bizzat girmiş biri olarak söyleyebilirim ki; buradaki branş öğretmenleri özellikle bu yaş grubuna eğitim vermek üzerine eğitim almış kişiler… Çocuklar, farkına varmadan, eğlence ve oyunlar içinde yabancı dil eğitimi alıyorlar.

Okul konusu çok derin mevzu… Daha söyleyecek çok şey var. Yaşadıkça deneyim kazandıkça farklı farklı paylaşımlarım olabilir.

Zeynep Ela annem annem diye tuttursa da;  

evde arkadaşlarından bahsediyor. Oyun oynarken öğretmenlerini örnek alıyor. Öğle uykuları düzene girdi. Yemeğini kendi başına yemeye başladı. Dişlerini fırçalamayı asla unutmuyor. O hep binmek istediği okul servislerine o da biniyor. Merdivenleri kendi inip çıkmayı başarabiliyor.  Tam 10 tane arkadaşı var … Ve onlarla hayatının ilk okul gezisine gitti bile…

Sen, ne ara büyüdün; benim kuzum…
Zaman hızla akıyor, ne büyüme hızına ne de zamana yetişmek mümkün biliyorum. Yaşadığımız her bir anın kıymetini bilerek yaşamaya çalışıyorum. Şu an saat; 03:33 işlerim tam olarak bitmedi. Uyumam gerek, ama senin için uzun süredir birşeyler yazmamış olmak da rahatsız ediyor beni. Yorgun, aynı anda keyifliyim. Sen sağlıkla uykundasın, gecenin sessizliğinde nefes alış verişin benimle; ötesi yok.

Sen, ne ara büyüdün; benim kuzum…

Zaman hızla akıyor, ne büyüme hızına ne de zamana yetişmek mümkün biliyorum. Yaşadığımız her bir anın kıymetini bilerek yaşamaya çalışıyorum. Şu an saat; 03:33 işlerim tam olarak bitmedi. Uyumam gerek, ama senin için uzun süredir birşeyler yazmamış olmak da rahatsız ediyor beni. Yorgun, aynı anda keyifliyim. Sen sağlıkla uykundasın, gecenin sessizliğinde nefes alış verişin benimle; ötesi yok.

Anish Kapoor’dan esinlenmece…
Malzemeler: Zeynep Ela, telefon kamerası, karton

Anish Kapoor’dan esinlenmece…

Malzemeler: Zeynep Ela, telefon kamerası, karton

Analı - babalı…

Eve hapsolmadığımız hafta sonlarından biriydi.

İlk günlerde olduğu gibi şimdi oturup saymazsam kaç aylık olduğunu bilemiyorum. 2.5 yaşında diyorum, geçip gidiyorum.
Annelik hassasiyeti ister istemez azalıyor belki… Ama yerini başka başka endişeler alıyor. Nedir bu anneliğin endişeli durumu, evham desem değil. Takıntı desem hiç değil. Hissettirmeden, alttan alttan geliyor… Ama gün geçtikçe değişime uğradığını tüm çıplaklığı ile görüyorsunuz.
Oturdum saydım. 16 Mayıs 2011 doğumlu olduğuna göre; bu fotoğrafta 31, 32 aylık filansın. Ağzının kenarlarında havuç lekeleri var. Çünkü o sabah büfe usulü kahvaltı ettik seninle; istediğin meyveleri birlikte sıkıp, yanına da tost yaptık. Ohh mis… Buraya kadar normal.
Sonra ağzının kenarındaki o havuç lekelerini görünce sen 5 - 6 aylıkken yaşadıklarımı anımsıyorum… 
Ek gıdalara geçmişiz. Arkadaşım ve annesi ile buluşacağım. Tek başına seninle çıkmak için hazırım. Çantan da hazır. Ara öğününü de o hazır sebze pürelerinden hallediyorum.  Sen püreyi tamamen bitirmeden, ağzının kenarları kıpkırmızı kabarıyor. Zaten o ana kadar ne sohbetten, bir şey anlamışım… (Arkadaşlarımı ve annesini görmek iyi geliyor biliyorum.- Konuşmadan gereksiz bir replik hatırımda bir tek arkadaşımın annesinin arkadaşı sigarayı bırakmış!)  Günüm iyice zehir oluyor. Taksiye atlayıp eve gidiyorum, geçmezse, doktoru ararım diyorum. Yol boyunca kafayı takıyorum tabi, alerji mi, hastalık mı, ne oldu bu çocuğa? Bir telaş, bin endişe… Neyse ki bir şey yok, saatler sonra geçiyor kabarıklık. Bir daha yedirmiyorum tabi o sebze püresini…
Bu sıralar başka başka endişeler var yine… Ateş! Neden, niye üşüttü mü salgın mı, havale tekrarlanır mı? Kaç derece, duşa sokalım mı, ilacı kaçta vermiştim.
Ahhh neyse, azı dişi çıkıo gördüm! 

İlk günlerde olduğu gibi şimdi oturup saymazsam kaç aylık olduğunu bilemiyorum. 2.5 yaşında diyorum, geçip gidiyorum.

Annelik hassasiyeti ister istemez azalıyor belki… Ama yerini başka başka endişeler alıyor. Nedir bu anneliğin endişeli durumu, evham desem değil. Takıntı desem hiç değil. Hissettirmeden, alttan alttan geliyor… Ama gün geçtikçe değişime uğradığını tüm çıplaklığı ile görüyorsunuz.

Oturdum saydım. 16 Mayıs 2011 doğumlu olduğuna göre; bu fotoğrafta 31, 32 aylık filansın. Ağzının kenarlarında havuç lekeleri var. Çünkü o sabah büfe usulü kahvaltı ettik seninle; istediğin meyveleri birlikte sıkıp, yanına da tost yaptık. Ohh mis… Buraya kadar normal.

Sonra ağzının kenarındaki o havuç lekelerini görünce sen 5 - 6 aylıkken yaşadıklarımı anımsıyorum… 

Ek gıdalara geçmişiz. Arkadaşım ve annesi ile buluşacağım. Tek başına seninle çıkmak için hazırım. Çantan da hazır. Ara öğününü de o hazır sebze pürelerinden hallediyorum.  Sen püreyi tamamen bitirmeden, ağzının kenarları kıpkırmızı kabarıyor. Zaten o ana kadar ne sohbetten, bir şey anlamışım… (Arkadaşlarımı ve annesini görmek iyi geliyor biliyorum.- Konuşmadan gereksiz bir replik hatırımda bir tek arkadaşımın annesinin arkadaşı sigarayı bırakmış!)  Günüm iyice zehir oluyor. Taksiye atlayıp eve gidiyorum, geçmezse, doktoru ararım diyorum. Yol boyunca kafayı takıyorum tabi, alerji mi, hastalık mı, ne oldu bu çocuğa? Bir telaş, bin endişe… Neyse ki bir şey yok, saatler sonra geçiyor kabarıklık. Bir daha yedirmiyorum tabi o sebze püresini…

Bu sıralar başka başka endişeler var yine… Ateş! Neden, niye üşüttü mü salgın mı, havale tekrarlanır mı? Kaç derece, duşa sokalım mı, ilacı kaçta vermiştim.

Ahhh neyse, azı dişi çıkıo gördüm! 

Dış mekanlarda neler yaparız? 

1- Taksim’e doğru yolculuk

2-  Hiç kimsenin olmadığı, hafta içi bir Trumph gezisi

3- Hafta içi ise ve hava da çok soğuksa Zorlu’da olabiliriz.

4- Hafta sonu Yıldız Parkı sonrası bi Ortaköy’e uğrarız. Mantıcı da yemek seçmek ne zor :) 

5 - Mürvet’lerin oradaki park Göztepe Parkı en sevdiğimiz, kış pikniği…

6 -  Bizim evin bahçesi ayy pardon otoparkında koşuşturmaca 

Evde neler yapılır? 

1- Salonun ortasında bulaşık yıkama

2- Anne için üç boyutlu resim çalışması ( O el o bantın içinden geçecek) 

3- Çikolatalı vişneli muffin yapımı

4- Şehrin ortasında bulunan doğa parçacıklarından kolaj yapma

5- Duvara sticker yapıştırma

6- Öylesine bir boyama

7- Evdeki tüm kitapları okuma- okutturma da diyebiliriz.

8-  Lazanya ve ekmekten sandviç hazırlama

9- Evi tanınamayacak hale getirme

Günaydın… Yine seninle yeni bir gün başlıyor. Bir günü, bir gününe uymaz derler ya hani insanın ya da bu sabah tersinden kalktı. Senin için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Ters dediğime bakma… Huysuz, olduğun, istekler yağdırdığın günler oluyor diyelim. Bazen de çok tatlı oluyorsun. Ben de her anne gibi o tatlı hallerine bayılıyorum işte… Tatlı ya da huysuz, tüm gün gizli bir rutin var aslında…

Anne kalk gece oldu…

Gündüz, Zeynep Ela. Günaaaydın.

Kuzum nerede, minim nerede ya da dün gece en son oyuna bağlı olarak, parlak kumaşım, kurdelem, ya da kitabım nerede yani dün gece nerede kaldıysak oradan devam oyuna.

Arada sarılmalar, koklaşmalar, en sevdiğim bölüm.

Alt değiştirme: Nefret ettiğim, bir ısrar, bin kıyamet, zorunlu hareketler ve başardım.

Sonra kahvaltı…

Süt içer misin, labne yer misin, peki yumurta, tost yapayım mı, ben de soru çok…

Mahmur gözlerinle sabah TV açılır. Kahvaltı hazır olana dek, tek başına çizgi film…

Anne bu işi olur. Evde ya da dışarda çalışır. O zaman sana kokoş bakar. Kokoş da kim diyeceksin? Benim halam; sen bu yaşlarında ona böyle seslenince adı kokoş kaldı. Onu seviyoruz. Bizim evin sanat yönetmeni, resim, boyama, kolaj, ev yapımı oyun hamuru her şey ondan sorulur. 

Anne bazen dışarda bazen evdedir. Ama gitse bile hep senin mutlu ve huzurlu olduğunu bilir.

Durun durun heyecanlanmayın. Yazıyı hemen bitirip bi koşu gidip kardeş yapmadık. Zeynep Ela bebek durumuna taktığından arada, bebeğin karnından doğdu mu ? diye soruyor evet ama bu fotoğraftaki bir arkadaşımın güzeller güzeli Leyla’sı…

Belki de Zeynep Ela’nın bu isteğinin altında onun deyimi ile etrafımızda hep “bebecik”lerin olması yatıyordur.

Gerçi, bu güzel ve annesi şimdi bizden çok uzakta. Pek sevdiğim bu çekirdek aile İstanbul’u arkalarında bırakıp Bodrum’a yerleştiler. Yeni hayatları, bizim yaşadığımız şehir hayatından çok çok farklı ve huzurlu. En azından şimdi düşünüyorum da virüstü, mikroptu, çocuğu AVM’ye kalabalık ortamlara sokmayayım gibi sıkıntıları yok. Buradaki kadar kış kıyamette yok. Açık havada, güneşli günlerde, denizin, büyükanne ve babasının dibinde serpilip büyüyecek Leyla’cık…

Darısı tüm bebeciklerin başına…