Hayat şimdi en güzel yüzünü gösteriyor. Herşey anlamını buldu.
Taşlar yerli yerine oturdu. Sıkıntılarım bile bambaşka şimdi...

Gözünün çapağı, günlerdir yapamadığı kakası, emzirme saatleri en büyük derdim.
Onun kokusu beni sarhoş eden. Gülümsemesi mutluluk bu dedirten.

Hayatımın mucizesi,kızım, Zeynep Ela'm
ve onunla yaşadığım en güzel anlar...

 

 BAY BAY, KAŞ…

Kaş’ta son 2 günümüz bir türlü yazma fırsatı bulamadım.

Ama ne çok şey birikti, hafızamda, anılarımda… Özellikle de senin anılarında.

Bahçeden gelen kuşların cıvıltısı eşliğinde yazıyorum. Burada zamansızlık mutluluk veriyor insana… Çocuğunu büyütürken böyle bir yerde olma şansına sahip isen onu çok daha iyi tanıyorsun. Sevgisini almaya daha açık oluyor duyular.

Gürültü, kalabalık, stres, trafik yerini başka başka şeyler alıyor. Dalgaların hemen dibinde kızının kocaman sarılışının yerini hiçbir şey tutmuyor.

En çok “büyüdüm” diyorsun, bu yıl.

Bacaklarım ne kadar büyüdü, saçlarım da büyüdü, büyüdüm bana günlük alır mısın? Büyümek dilinden düşmüyor. Haklısın da… nasıl da büyüdün; çevrende olup bitenin daha çok farkındasın. Denizin, güneşin, arkadaşlığın, oyunun kısacası herşeyin tadını çıkarıyorsun. Arkadaş edinmek, tanışmak, abla olmak, ne demek farkediyorsun yavaş yavaş…

Ben de bu yıl daha çok yaşadığımı farkediyorum.

Çalışıyorum, üretiyorum, hayal kuruyorum; seninle iken de sadece seninle olabiliyorum.

Bu yıl ilk defa farklı birşey yaptık. Kaş dışında başka bir yere gittik. İşte o zaman ben tatilde olduğumu hissettim. Uzun zamandır hayalimde olan bir şey gerçekleşti belki de…

Çocukluk arkadaşım Burcu’lara, Göcek’e gittik.

Bundan 30 yıl kadar önce mahallede, kaldırım taşlarından ev yapıp, misafircilik oynarken, aklıma gelmezdi belki ama, insanın arkadaşının çocukları ile kendi çocuğunun bir arada olması, birlikte birşeyler paylaşması ve daha da paylaşacak olması duygusu muazzam. Bizim bir ortak yanımızda annelerimiz… Onlar da aynı mahallede büyümüş, iki arkadaş… Şimdi de bir arada torun bakıp, seviyorlar… Yani 3 kuşaktır araya mesafeler girse de bir şekilde bir araya gelebilen ender türlerdeniz J  Burcu ilkokuldan bildiğim başarısından hiçbir şey kaybetmeyen yurt dışına açılmış bir avukat. Batuhan (8)  ve Mira ( 9 aylık)  ise onun güzelleri…

Zeynep Ela, hem Batuhan ile oyun oynama keyfini hem de Mira’da birazcık kardeş nasıl olur, bebek nasıl bir duygu, onu yaşadı. Kaş’ta hiç rastlamadığı kumlarla oynamanın, kumdan kaleler yapmanın keyfine vardı. Çiçek topladı, limon topladı. İlk kez bowling oynamaya çalıştı. Kah huysuzlandı, kah tatlı tatlı konuştu.

Göcek’in beni en çok etkileyen birkaç saatlik dilimi ise çocukları anneannelerine bırakıp sadece ebeveynler olarak çıktığımız mini tekne turu, o koyların sakinliği, güzelliği o günün supermoon’a denk gelip ayın ayrı bir güzellik saçması… Konuşulan konular dönüp dolaşıp çocuklara gelse de bir arkadaşımla, sohbet edebiliyor olmanın, çocuklar olmadan da birşeyler yapmanın verdiği mutluluk gerçekten paha biçilemezdi.  

 

Kaş kısmında ise, başrolde geçen seneden tanıştığın arkadaşın “Yağmur” vardı. Birbirinize yaptığınız jestler, birlikte yaprak toplamalarınız, sahilde taş boyamalar, yüzme, dondurma keyifleriniz bence hepsi ayrı güzeldi. Yağmur’un annesi Eda ile de hep iki küçük kız tarafından bölünen ama güzel mini sohbetlerimiz oldu. Geçen senede kendisi ile dans edip oynadığın Eren ise bu sene ne kadar büyüdüğünü kızlarla oynamama tercihini yaparak bize kanıtlamış oldu. Yine de şartların el verdiğince bir araya geldik. Bazen Gülay, Eda ve ben birşeler yapmaya çabaladık. Anne kimliğini evde bırakıp başbaşa buluşma planımız gerçekleşmese de benim açımdan arkadaşlık adına “kaliteli zaman” geçirdiğimizi söyleyebilirim :P

İstanbul’u özledin. Çünkü orada seni bekleyen oyuncakların var.

Bense,İstanbul’u özlemesem de planlarım, yapmak istediklerim, hedeflerim var. Kısaca, Kaş maceramız güzeldi.

Kaş, maviliği, temiz havası bir yana sana sevgi veren bir yer; burada seni gerçekten seven anneannen, deden var. Bu küçük sahil beldesinde yıllardan beri bir sürü tanıdık yüze ve sıcak kalbe sahip olduk. Sokakta yürürken bile insanların sana merhaba demesi, saçını, kıyafetini övmesi, ne kadar büyüdüğünü söylemeleri, yeni insanlarla tanışma isteğin, bahçedeki kaplumbağa ile karşılaşman, melisa ile tanışman şu an hasta olduğun için başında bekleyen Karamel bile bu yaz sana güzel şeyler kattı eminim.

Bu yüzden de şükrediyorum. Böyle bir şansımız olduğu için.

Seneye de görüşmek üzere…

Bay, bay, Kaş.

 

PS: Ben bu pozitif , mutluluk satırlarını yazarken, sen içerde ateşli bir şekilde yatıyorsun. İyi olmanı herşeyden çok istiyorum tabi. Aklımdan, “Kaş’ta hava temiz çocuk hasta bile olmadı” diye aklımdan geçirmiştim. Dün akşam sekiz itibari ile gayet neşeli neşeli oynarken birden ateşlendin. Burada da saçma annelik duygum devreye girdi pek tabi. O şom ağzımı açmasaydım, hasta olmazdı belki. Neyse annelik böyle, endişe ve suçluluk kavramları her şeyin başında geliyor. 21 Ağustos’ta İstanbul’a uçuşumuz var. Bir an önce ayaklanıp yine bıcır bıcır konuşman tek isteğim.

Her insan çocuk masumiyetinde, her işimiz oyun ciddiyetinde olsa; olmaz mı?

Her insan çocuk masumiyetinde, her işimiz oyun ciddiyetinde olsa; olmaz mı?

Az önce her birinizin iyi dileklerini okudum.  Gün içinde telefonlarınızı açabildiğim kadar açtım. Hepinize, teşekkür ediyorum. Herkesin merak ettiği diyabet konusunu bende hala merak ediyorum. İlk bulgularda yüksek olan şeker şimdi düşük çıkıyor bu sabah ki ölçümde de düşük çıktı. Ama araştırılacak. 3 ay geçmişe dönük bir tarama yapılacak. Bu taramanın sonucu 3 hafta sonra verilecekmiş. Önümüzdeki Pazartesi için, Çocuk Endokronoloji’den de randevu aldık.

Yani kafamızda hala şüpheler var. Ama bende pozitif düşünmeye çalışıyorum. Şu an, hepimiz çok yorgunuz ama en çok da Zeynep Ela yorgun, biliyorum. Çok su kaybetti, bir yudum su içse bile kusuyor. Hayatında ilk defa antibiyotik içti. Elimde ilaç paketini görünce ağlıyor. Huysuz, keyifsiz, tuvaletini yaparken bile başını dizime dayıyor, mecali yok. Kusmaktan rahatsız, hiç birşey yediremiyorum. Onu böyle görmek üzüyor beni… Şimdi bu enfeksiyon, virüs durumu neyse onunla ilgili daha detaylı araştırma yapılıyor. Ateşini kontrol altında tutuyoruz. Evimizde olmak, iyi niyetli sözcükleri duymak, mesajları okumak bana iyi geliyor. Bende annesi olarak Zeynep Ela’ya iyi gelebilmek için elimden geleni yapıyorum.

Emre’yi, yani babayı da unutmayayım. Anne çocuktan kopamazken, tahlil, ilaç, telefonlara bakma, alışveriş gibi küçük görünen ama tüm büyük işler de onda… Bir de gece ateş nöbetlerinden sonra  Zeynep Ela’yı sakinleştirip, uykuya henüz dalan güzelliğe bakıp, ne güzel bi’ şey yapmışız diye konuşuyoruz. Onu çok ama çok seviyoruz.

 




 



 Adı, “Alsana Mutluluk” olan bir blogda, kötü şeyler yazmak istemiyor insan…Hele de söz konusu olan kendi çocuğunuzsa!
Doğum günü kutlaması, okuldaki maceraları, Kaş’a gitme planlarının heyecanı, ne kadar büyüdüğü, beni şaşırtan koca koca cümleleri idi aslında gündemimiz. Ben işlerimden fırsat bulursam sırası ile yazacaktım, tüm mutluluklarımızı…
Cuma akşam üstü başlayan mide bulantısı kusma şikayeti ve ateş ile alt üst oldu  her şey. Hayatımın en kötü hafta sonlarından birini geçirdim. Hiçbir şey yememesi, içtiği suyu, sütü anında kusması, pek hayra alamet değildi. İlk aklıma gelen bağırsak enfeksiyonu gibi bir şeydi. Üstelik son günlerde, tüm itirazlarıma rağmen dışarıdan salatada da yemişti. Zeynep Ela’nın doğduğundan beri güvendiğim doktoru olan Gülnihal Hanım’a randevu aldık. İlk bulgular bağırsak enfeksiyonu gibi gözükürken idrar tahlilindeki değerler hepimizi şok etti. Zeynep Ela’nın ilk önce idrarında daha sonra kanındaki değerler, diyabet hastalığının varlığını gösteriyordu. Tabi bunun için daha detaylı bir tetkik yapılması gerekirdi. Ama sonuçta elde ettiği bulgulardan ulaştığı sonuca göre diyabet nedir ne değildir? Diyabetli bir hastanın ihtiyacı olan insülin iğneleri daha farklı bir yaşam biçimine sahip olması gerektiği vs. Her şey konuşuldu. O an, kan alınırken damarı çok zor bulunan ve kollarımda ağlayarak çırpınan kızımı düşündüm. Daha 3 yaşında, nasıl yaparız? Kendimi suçladım, neden diye sordum. Annelik endişeleri, düşünceleri, kaygıları her biri boğazıma yapıştı.
Sonrası “Cerrahpaşa Çocuk Acil”e yolculuk. Bir sürü hasta çocuk ve bir sürü endişeli aile… Çaresizlikle oradan oraya koşturan insanlar. Aslında çok da iyi şartlarda olmasalar da işlerini yapmaya çalışan asistanlar, doktorlar… 
Doktorumuzun bize verdiği bilgiye göre burada da değerler yüksek çıkarsa bizi en az 4- 5 günlük bir hastanede kalma süreci, tahliller bekliyordu. Özel hastaneden sonra, uzun süredir hastaneye ihtiyacı olmayan biz Cerrahpaşa’da epeyce zorlandık. Tüm aileler için aynı şey geçerli mi bilmiyorum ama, doktorlar değil ama çalışanlar size yıllardır orada yaşıyormuşsunuz gibi davranıyor. Kocan bu kanı alsın, şuraya götürsün. Onu oraya koyma, onu bana vermiyorsun. Çocuğuna ne olduğunun endişesi bir yana insanların saçma sapan muamelesine maruz kalıyorsun. Belki de haklılar, onca hastalığın hengamenin kısıtlı şartların içerisinde böyle davranılması gerekiyordur, bilmiyorum.
Zeynep Ela’nın bir kez daha kanı alınınca bizi 3 numaralı odaya yerleştirdiler. Oradaki diğer çok kötü durumdaki çocukları görmemesi için elimden geleni yaptım. Neyse ki kaldığımız odada o an için bizden başka kimse yoktu. Burada da özel hastane ile karşılaştırma yaptım ister istemez. Odada tek başımıza kalmak zorundayız. Birden fazla refakatçi yasak, bir şeye ihtiyacınız olsa telefonun bile çekmediği bir odada duruyorsunuz. Yalnız hissettim, bir arkadaşımla ya da annemle konuşmak istedim, imkansız. Emre’nin  ara ara yanıma  uğraması bana iyi geliyordu. Çıkan sonuçlardan haberdar ediyordu, su ıslak, mendil gibi ihtiyaçlarımızı görüyordu. Zeynep Ela sürekli “eve gitmek istiyorum” deyip yatağa yatmayı reddetti. Bende onu kucağımda uyuttum. Kendimi diyabet, fikrine alıştırmaya çalışsam da çok zorlandım. Hastanede kalacağımız fikri, belirsizlik; tek başınalık ilk defa bu kadar sıkıcıydı.
Hayat zor, insan olmak zor. Ama anne olmak en zoru sanırım. O gece geç saatte bizi taburcu ettiler. Zeynep Ela’nın Cerrahpaşa’da yapılan bir kısım tahlillerinde değerleri normal çıktı. Yarın sabah yeniden gideceğiz, geçmişe yönelik araştırmalar ve yeni kan tahlilleri yapılacak.  Diyabet mi, değil mi henüz belli değil. İçimde bir umut var olmaması ihtimali üzerine… Ama anneyim elimde değil, “ya öyleyse” yi düşünüp kahroluyorum. Kendimi onu çok sevdiğim için suçladığım bile oldu.
Salı öğleden sonra Kaş için biletimizi ayırtmıştık, kuzum kendine parlak pembe bir bikini seçmişti. Dedesinin kendisini özlediğini söylüyordu. Bir yandan da okulundaki arkadaşları Kaş’a giderse onu özleyeceklerdi.  Heyecanlı bir çelişki içindeydi. Ama son günlerde çok daha neşeli ve keyifliydi. Bense ona olan sevgimi daha sık dile getiriyordum. şükrediyordum ve hala şükrediyorum.
Yarın ki sonuçlar, ne olur negatif çıksın!
Yaşadıklarımız kötü bir tecrübe olarak Haziran ayında kala kalsın. 
Tüm anneler için Temmuz gelsin, içlerine güneş gibi bir umut doğsun. 
Bütün yavrular sağlığına kavuşsun, şifa bulsun.  

 Adı, “Alsana Mutluluk” olan bir blogda, kötü şeyler yazmak istemiyor insan…Hele de söz konusu olan kendi çocuğunuzsa!

Doğum günü kutlaması, okuldaki maceraları, Kaş’a gitme planlarının heyecanı, ne kadar büyüdüğü, beni şaşırtan koca koca cümleleri idi aslında gündemimiz. Ben işlerimden fırsat bulursam sırası ile yazacaktım, tüm mutluluklarımızı…

Cuma akşam üstü başlayan mide bulantısı kusma şikayeti ve ateş ile alt üst oldu  her şey. Hayatımın en kötü hafta sonlarından birini geçirdim. Hiçbir şey yememesi, içtiği suyu, sütü anında kusması, pek hayra alamet değildi. İlk aklıma gelen bağırsak enfeksiyonu gibi bir şeydi. Üstelik son günlerde, tüm itirazlarıma rağmen dışarıdan salatada da yemişti. Zeynep Ela’nın doğduğundan beri güvendiğim doktoru olan Gülnihal Hanım’a randevu aldık. İlk bulgular bağırsak enfeksiyonu gibi gözükürken idrar tahlilindeki değerler hepimizi şok etti. Zeynep Ela’nın ilk önce idrarında daha sonra kanındaki değerler, diyabet hastalığının varlığını gösteriyordu. Tabi bunun için daha detaylı bir tetkik yapılması gerekirdi. Ama sonuçta elde ettiği bulgulardan ulaştığı sonuca göre diyabet nedir ne değildir? Diyabetli bir hastanın ihtiyacı olan insülin iğneleri daha farklı bir yaşam biçimine sahip olması gerektiği vs. Her şey konuşuldu. O an, kan alınırken damarı çok zor bulunan ve kollarımda ağlayarak çırpınan kızımı düşündüm. Daha 3 yaşında, nasıl yaparız? Kendimi suçladım, neden diye sordum. Annelik endişeleri, düşünceleri, kaygıları her biri boğazıma yapıştı.

Sonrası “Cerrahpaşa Çocuk Acil”e yolculuk. Bir sürü hasta çocuk ve bir sürü endişeli aile… Çaresizlikle oradan oraya koşturan insanlar. Aslında çok da iyi şartlarda olmasalar da işlerini yapmaya çalışan asistanlar, doktorlar…

Doktorumuzun bize verdiği bilgiye göre burada da değerler yüksek çıkarsa bizi en az 4- 5 günlük bir hastanede kalma süreci, tahliller bekliyordu. Özel hastaneden sonra, uzun süredir hastaneye ihtiyacı olmayan biz Cerrahpaşa’da epeyce zorlandık. Tüm aileler için aynı şey geçerli mi bilmiyorum ama, doktorlar değil ama çalışanlar size yıllardır orada yaşıyormuşsunuz gibi davranıyor. Kocan bu kanı alsın, şuraya götürsün. Onu oraya koyma, onu bana vermiyorsun. Çocuğuna ne olduğunun endişesi bir yana insanların saçma sapan muamelesine maruz kalıyorsun. Belki de haklılar, onca hastalığın hengamenin kısıtlı şartların içerisinde böyle davranılması gerekiyordur, bilmiyorum.

Zeynep Ela’nın bir kez daha kanı alınınca bizi 3 numaralı odaya yerleştirdiler. Oradaki diğer çok kötü durumdaki çocukları görmemesi için elimden geleni yaptım. Neyse ki kaldığımız odada o an için bizden başka kimse yoktu. Burada da özel hastane ile karşılaştırma yaptım ister istemez. Odada tek başımıza kalmak zorundayız. Birden fazla refakatçi yasak, bir şeye ihtiyacınız olsa telefonun bile çekmediği bir odada duruyorsunuz. Yalnız hissettim, bir arkadaşımla ya da annemle konuşmak istedim, imkansız. Emre’nin  ara ara yanıma  uğraması bana iyi geliyordu. Çıkan sonuçlardan haberdar ediyordu, su ıslak, mendil gibi ihtiyaçlarımızı görüyordu. Zeynep Ela sürekli “eve gitmek istiyorum” deyip yatağa yatmayı reddetti. Bende onu kucağımda uyuttum. Kendimi diyabet, fikrine alıştırmaya çalışsam da çok zorlandım. Hastanede kalacağımız fikri, belirsizlik; tek başınalık ilk defa bu kadar sıkıcıydı.

Hayat zor, insan olmak zor. Ama anne olmak en zoru sanırım. O gece geç saatte bizi taburcu ettiler. Zeynep Ela’nın Cerrahpaşa’da yapılan bir kısım tahlillerinde değerleri normal çıktı. Yarın sabah yeniden gideceğiz, geçmişe yönelik araştırmalar ve yeni kan tahlilleri yapılacak.  Diyabet mi, değil mi henüz belli değil. İçimde bir umut var olmaması ihtimali üzerine… Ama anneyim elimde değil, “ya öyleyse” yi düşünüp kahroluyorum. Kendimi onu çok sevdiğim için suçladığım bile oldu.

Salı öğleden sonra Kaş için biletimizi ayırtmıştık, kuzum kendine parlak pembe bir bikini seçmişti. Dedesinin kendisini özlediğini söylüyordu. Bir yandan da okulundaki arkadaşları Kaş’a giderse onu özleyeceklerdi.  Heyecanlı bir çelişki içindeydi. Ama son günlerde çok daha neşeli ve keyifliydi. Bense ona olan sevgimi daha sık dile getiriyordum. şükrediyordum ve hala şükrediyorum.

Yarın ki sonuçlar, ne olur negatif çıksın!

Yaşadıklarımız kötü bir tecrübe olarak Haziran ayında kala kalsın.

Tüm anneler için Temmuz gelsin, içlerine güneş gibi bir umut doğsun.

Bütün yavrular sağlığına kavuşsun, şifa bulsun.  

Gidelim buralardan; dayanamıyorum!
Evet evren, sana sesleniyorum. 
Bozcaada’da bir ev istiyorum.

Anne olmak duyularımı
daha da açmış olabilir mi…ya da tahammül eşiğim mi düştü?  
Birlikte yaşamak zorunda olduğum insanlar;
yoksa siz insanlıktan mı çıktınız!  

Bebek arabası ile kaldırımda yürümeye çalışırken;
Ortada durup dakikalarca bitmeyen sohbetiniz

Kalabalıkta yol almaya çalışırken;
önümde püfür püfür sigara içmeniz

Trafik ışıklarından geçerken;
Sağdan gitmeyi bir türlü beceremeyişiniz

Vapur iskelesi hınca hınç dolu iken;
Bebek arabasını hiçe sayıp,
Hep biraz daha öne gitme isteğiniz

Rampası olmayan kaldırımdan inmeye ya da çıkmaya çalışırken
At gözlüklerinizle yanımdan hızla geçip gitmeniz;

Bağıra bağıra konuşmanız,
Olmadık yerde klakson çalmanız;

Hiç üstünüze vazife olmadığı halde,
Çocuğumla ilgili her konuda ahkam kesmeniz

İşte ben tüm bunlara; acayip gıcık oluyorum !
Yok üstünü ört; üşür.
Kemerini bağla düşer.
Çok giyinmiş terler.
Okul için çok erken,
Okul için çok geç ,
Neden bakıcı tutmuyorsun?
Anneanne – Babaanne yok mu?
En iyisi anneanne – babaanne
İkinciyi düşünüyor musun?
Kardeşsiz çocuk olur mu?
Kardeş şart!
Bi’ dakika durun, hanımlar, beyler!
Bu çocuk benim;
Bırakın onun için neyin iyi olduğunu
Ben düşüneyim !

 

 


Fotoğraf: Hazal Kızıltoprak

Gidelim buralardan; dayanamıyorum!

Evet evren, sana sesleniyorum.

Bozcaada’da bir ev istiyorum.

Anne olmak duyularımı

daha da açmış olabilir mi…ya da tahammül eşiğim mi düştü?  

Birlikte yaşamak zorunda olduğum insanlar;

yoksa siz insanlıktan mı çıktınız! 

Bebek arabası ile kaldırımda yürümeye çalışırken;

Ortada durup dakikalarca bitmeyen sohbetiniz

Kalabalıkta yol almaya çalışırken;

önümde püfür püfür sigara içmeniz

Trafik ışıklarından geçerken;

Sağdan gitmeyi bir türlü beceremeyişiniz

Vapur iskelesi hınca hınç dolu iken;

Bebek arabasını hiçe sayıp,

Hep biraz daha öne gitme isteğiniz

Rampası olmayan kaldırımdan inmeye ya da çıkmaya çalışırken

At gözlüklerinizle yanımdan hızla geçip gitmeniz;

Bağıra bağıra konuşmanız,

Olmadık yerde klakson çalmanız;

Hiç üstünüze vazife olmadığı halde,

Çocuğumla ilgili her konuda ahkam kesmeniz

İşte ben tüm bunlara; acayip gıcık oluyorum !

Yok üstünü ört; üşür.

Kemerini bağla düşer.

Çok giyinmiş terler.

Okul için çok erken,

Okul için çok geç ,

Neden bakıcı tutmuyorsun?

Anneanne – Babaanne yok mu?

En iyisi anneanne – babaanne

İkinciyi düşünüyor musun?

Kardeşsiz çocuk olur mu?

Kardeş şart!

Bi’ dakika durun, hanımlar, beyler!

Bu çocuk benim;

Bırakın onun için neyin iyi olduğunu

Ben düşüneyim !

 

 

Fotoğraf: Hazal Kızıltoprak

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı bu sene okulumuzda kutladık. Arkadaşların, öğretmenlerin, yüz boyama, müzikler, her şey çok güzeldi. Sanırım en sevdiğin kısım pasta en sevmediğin ise palyaço oldu Günü “Bir daha palyaço görmek istemiyorum anne” sözleri ile bitirdin.

Bu bayram kutlaması bana geçmiş bir 23 Nisan’ı hatırlattı. Sene 2012…

Zaman ne hızlı geçiyor; Kaş’taydık. Seninle kutladığımız ilk 23 Nisan’ı . Seni kırmızı beyaz giydirip, pusete attığım gibi  önce ilkokula  sonra meydandaki şenliklere götürmüştüm. Türk bayraklı balonun ve sen nasıl da mutluydun… Ta ki balonun patlayana kadar.

İşte yaş aldıkça insan, hayal kırıklıkları başka başka oluyor. En büyük derdin palyaço ve balon olsun; benim canım kızım, yüzün hep gülsün.